Güçlü Görünmek Zorunda Değilsin

Güçlü görünmek zorunda değilsin

“Nasılsın?”

“İyiyim.”

Kim bilir kez söyledik bunu? Kaç kere gerçekten iyi olmadığımız halde, hiç düşünmeden, dönüp içimize bakmadan, adeta bu sorunun doğru cevabı buymuş gibi çıktı ağzımızdan?

Belki o kadar çok söyledik ki artık kendi kendimize “Nasılım?” diye sorduğumuzda da aynı cevabı veriyoruz. İyiyim. Her şey yolunda. Hallediyorum. Geçecek.

Ve bir süre geçiyor gerçekten. Zihnimizde açık bir pencerede duygusunu yaşamadan geçip gittiğimiz her şey işlemlenmeye, bizi yavaşlatmaya ve zorlamaya devam ederken aslında her şey yolundaymış gibi yola devam edebiliyoruz. Ama yalnızca bir süre.

Neden güçlü görünmek zorunda hissediyoruz?

Güçlü görünmekten bahsederken çoğumuz bunu yaptığımız bilinçli bir seçim gibi düşünürüz. Sanki bir sabah kalktık, “güçlü görüneceğim” diye bir karar verdik. Ve ardından hemen bu kararı ustaca uygulamaya koyulduk.

Ancak gerçek bu değil.

Bütün bu güçlü görünme hikayesi aslında çok daha erken yaşlarda başladı. Henüz küçük bir çocukken ağladığımızda büyüklerimiz “dur artık” dedi. Korktuğumuzda “korkacak bir şey yok” dediler. Üzüldüğümüzde “geçer” dediler. Zamanla öğrendik: Bir şekilde duygularımızı aslında hissetmiyormuş gibi yaşamamız isteniyor. Ağlamadan, üzülmeden, yorulmadan…

O zaman biz de onları göremeyeceğimiz bir yere yerleştirdik içimizde.

Görünmez olsunlar ve biz onlar yokmuşçasına idare edelim.

Ve öyle de yaptık.

Yıllarca…

Şimdi ise o görünmez bir yere koyduğumuz şeyler dolup taşıyor.

Bedenimiz bizi dinliyor

Duygularımızı bastırdığımızda onlar yok olmuyor. Bedenimizde birikiyor. Biz dinlemesek bile bedenimiz bizi dinliyor. Ve sinir sistemi, zihnimizin “tamam, kaldırırım” dediği şeyleri kabul etmek zorunda olmadığını biliyor. Ardından bizimle kendi dilinde konuşmaya başlıyor: uyku bozuklukları, sürekli gerginlik hissi, hiçbir şeyden keyif alamama, küçük şeylere orantısız tepkiler.

Bunlar zayıflık işareti değil. Bunlar sinir sisteminin “artık yeter” dediği anlar.

Bunu Jenga oyununa benzetebiliriz. Blokları tek tek çekiyorsunuz, kule sapasağlam durmaya devam ediyor. Her adımda biraz daha uzuyor hatta. Ama her çekilen blokla birlikte içi boşalıyor, sağlamlığını yitiriyor. Bir noktada artık bir blok bile fazla ve Jenga en heybetli haline ulaşmışken, her şey yolunda görünürken bir anda yerle bir oluyor.

Birçoğumuz o ana kadar durmuyoruz. Ta ki sıradan bir günde, küçücük bir şey son damla oluyor. Dağılıyoruz. Ve kendimize şaşırıyoruz: “Bu kadar küçük bir şey için mi?”

O küçük şey, yalnızca son damlaydı.

Duygularımızı bastırmak bizi koruyor mu, yoruyor mu?

Hayatımızda gerçekten değer verdiğimiz biri bize “artık kaldıramıyorum” dese ne yapardık?

Muhtemelen dinlerdik.
Belki elini tutardık.
“Haklısın, çok şey yüklendin” derdik.
Yargılamadan, küçümsemeden onun yanında olurduk.

Kendimize hiç böyle davranıyor muyuz peki?

Kendimize özşefkat göstermeyi öğrendiğimizde, zorlandığımız anlarda kendimize de tıpkı değerli bir dostumuzun zor anında ona destek veriyormuşuz gibi destek olabilmeye başlarız. Eleştirel ve suçlayıcı iç sesimiz hâlâ orada olsa da zamanla ona kulak asmamayı ve kendi elimizden tutabilmeyi, kendi omuzumuza dokunabilmeyi öğreniriz.

Eleştirel iç sesimiz kendimizi sürekli tehdit altında hissettirirken, özşefkat tam tersine hatalarımızdan ders çıkarmamızı, devam etmemizi ve gerçekten ayakta durabilmemizi kolaylaştırır.

Özşefkate giden yol

Didem Ergin yıllardır insanların kendileriyle ilişkisini değiştirmelerine eşlik ediyor. Dönüşen Zihin çatısı altında tasarladığı eğitimler, özşefkati bir kavram olarak değil, yaşanabilir, hissedilebilir, günlük hayata taşınabilir bir deneyim olarak sunuyor.

Katılımcılar genellikle aynı şeyi söylüyor: “Kendime bu kadar yabancı olduğumu bilmiyordum.”

Ve bu farkındalık, çoğumuzun hayatında her şeyin yeniden başladığı yer oluyor.

Peki şimdi siz gerçekten nasılsınız?

“Ben iyiyim” mi dediniz?

Gerçekten mi?

Cevabınız sizi biraz duraklattıysa Didem Ergin’in eğitimlerine göz atmanızı tavsiye ederiz.

→ Dönüşen Zihin eğitimlerine göz atmak için tıklayın.